Türk edebiyatının önemli yazarlarının eserlerini nasıl yazdıkları hakkında birbirinden farklı ve değerli deneyimlerini okumak oldukça keyifli.
Bu süreçteki ilginç alışkanlık ve takıntılar ise yazma eylemine mistik bir hava katıyor.
Her biri kendi alanında isim yapmış, kitapları çok satanlar listesinde yer alan bu yazarlar eserlerini yazarken nasıl bir yol izliyor?
Ne tür bir ortamda çalışıyorlar?
Elle mi yoksa bilgisayarla mı yazıyorlar?
Neler okuyorlar?
Bu ve benzeri soruların cevaplarını Can Kozanoğlu ve Mirgün Cabas’ın “İlk Sayfası” kitabında bulmak mümkün.
“25 Bölümde… Bir Nevi Yazı Atölyesi” alt başlığını taşıyan bu kitap, Can Yayınları etiketini taşıyor. Cabas ve Kozanoğlu’nun 25 yazarla gerçekleştirdikleri podcast yayınlarının kitaplaştırılmasıyla ortaya çıkan bu eser, yazarların yazma süreçlerini, ilk sayfa deneyimlerini ve hayatlarına dair samimi paylaşımlarını içeriyor.
Kitap, soru-cevap formatında ilerliyor ve yazarlar, tercih ettikleri bir eserinin ilk sayfasını okuyarak sohbeti başlatıyorlar.
Söyleşilerde yer alan bazı isimler şöyle: Ahmet Ümit, Hakan Günday, Murat Menteş, Zülfü Livaneli, Pınar Kür, Sezgin Kaymaz, Ercan Kesal, Mine Söğüt, Murat Uyurkulak, Yekta Kopan...
Kitabın başında, bazı yazarların neden bu projede yer almadığına dair açıklamalar da yer alıyor. Yazarlar, “Keşke o da olsaydı” dediğimiz isimlerin, farklı nedenlerle projeye katılmadıklarını veya katılamadıklarını açıkça belirtiyorlar.
“Keşke o da olsaydı” dediği isimler vardır.
Bizim de öyle bir keşkeler listemiz vardı, kalabalıkça bir liste.
Bazı yazarlar saygı duyduğumuz gerekçelerle katılmak istemediler.
Bazılarını konuk etmemize şartlar elvermedi…
Kısacası kitapta adını göremediğiniz için bize kızdığınız yazarlar varsa; önerilerimiz kabul etmemiş olabilirler, mesafeleri aşıp stüdyoya gelememiş olabilirler, biz davet etmeyi atlamış veya tercih etmemiş olabiliriz. Başka serilere artık diyelim.” (syf. 15)
Yazarların kendi yazma süreçlerini anlattıkları bölümler, yazmaya meraklı olanlar için bir kılavuz niteliğinde.
Bu kitabı okurken, “Acaba diğer yazarlar bu konuda neler anlatırdı?” sorusu zihnimi meşgul etti. Ayrıca, yazarların anlattıklarının ne kadarının doğru olduğu da başka bir merak konusuydu.
Sonuçta, bazı anekdotlar kurgu, eksik veya yanlış olabilir.
Ancak bu tecrübeler, yazar adayları için önemli bir veri kaynağıdır.
Kendi yazma yöntemini bulana kadar önemli kalemlerin yazma tecrübelerinden faydalanmak, doğru bir başlangıç olacaktır.
Bu podcast serisinin en çok hoşuma giden yanı, yazarların yazma tarzlarının adeta bir kehanete dönüşmesi oldu.
Yaratmış olduğu Başkomiser Nevzat karakteriyle polisiye türünde önemli bir yer edinen Ahmet Ümit, eserlerinin kurgusu üzerinde titizlikle çalışır. Genellikle bir yıl boyunca üzerinde düşündüğü kurguyu, okuma ve gezileri sırasında şekillendirir ve olgunlaştırır.
Sohbetlerinde bile bu kurguyu tartarak geliştiren Ümit, yazmaya başladıktan sonra kurguyu nadiren değiştirir.
Yeraltı edebiyatının önemli isimlerinden Hakan Günday, eserini bir soru etrafında örer.
Yazmaya başlamadan önce kurguyu kafasında defalarca değiştirir.
Parmaklarıyla düşünen Ayşe Kulin, yazarken önceden uzun uzun düşünmez veya not almaz.
Yazmak istediğinde sadece masasına oturur ve düşüncelerin kendiliğinden akmasını bekler.
Umberto Eco da benzer bir şekilde, “Genç Bir Romancının İtirafları” kitabında ilhamın yanıltıcı olduğunu, asıl önemli olanın yazma süreci olduğunu vurgular.
“Korkma Ben Varım!” diyen Murat Menteş, tam bir “notkolik”tir.
Yazdığı son roman için tam üç bin sayfa not tuttuğunu ve bu durumu görenlerin kendisiyle dalga geçtiğini söyler. Menteş’e göre, not almadan iyi bir şey yazmak mümkün değildir.
Yazma sürecinde son derece yaratıcı bir yöntem geliştirmiş; espriler için “Espri Deposu”, karakter isimleri için “İsimler Klasörü” ve yeni fikirler için ise “Fikirler Bankası” adını verdiği defterler tutar. Gerçekten de çok ilginç bir yöntem.
Murat Uyurkulak ise defter ve kalemlere karşı zaafı olan bir yazardır.
Evi defterler ve kalemlerle doludur ve yazma süreci tıkandığında bu durumun sorumluluğunu zavallı defterlerine yükler. Sık sık defter değiştirir, ancak çoğu zaman bu defterlerin sayfaları boş kalır.
Gustav Flaubert, eserlerini yazarken doğru cümleyi veya kelimeyi bulana kadar büyük bir çaba harcayan ve bu konuda ıstırap çeken bir yazardı.
Türk edebiyatında bu yaklaşımın karşılığı Latife Tekin’dir. O da kitaplarını yazmadan önce ilk cümle üzerinde saatlerce, hatta bazen günlerce düşünür. İlginç bir şekilde, kitaplarını yatak odasında yazar ve burayı bir ofis gibi kullanır.
Bu yüzden çalışma ortamıyla ilgili görseller paylaşmaktan kaçınır.
Bu çalışmada, yazarların yazma dünyalarına ve bu süreçte geliştirdikleri tuhaf alışkanlıklara tanık olacaksınız. Eserlerinin ortaya çıkış hikâyeleri, okuma alışkanlıkları, genç yazarlara verdikleri tavsiyeler, gelecek planları ve edebiyata bakış açıları gibi konularda da değerli ve faydalı bilgiler bulacaksınız.
Can Kozanoğlu ve Mirgün Cabas’ın “İlk Sayfası” kitabı, yeni yazarlar ve yazmayı düşünenler için kendi yöntemlerini bulmada yardımcı olabilecek bir çalışma.
Bu nedenle, kütüphanenizde bulundurmanızı tavsiye ederim.
Bu tür serilerin devam etmesi temennisiyle noktalayalım.
