Bilim insanı kimliğiniz ile yöneticilik rolünüz arasında kaldınız. En zor an neydi? O durumda hangi taraf kazandı?
“Şu anda rektör olduğum için haliyle yöneticilik tarafı kazanmış oluyor. Bilim insanı kimliği dediğimiz şey, bir laboratuarda, araştırma merkezinde araştırma yaptığınız, onlarca insanın hayatına dokunduğunuz bir süreçtir. Beni oradan rektör olmaya iten bir motivasyon vardı. Bir laboratuarı yönetmekten bir üniversiteyi yönetmeye, onlarca insanın hayatına dokunmaktan on binlerce insanın hayatına dokunmaya, hatta daha da önemlisi Türkiye’ye, bölgeye modern bir üniversite inşa etmeye uzanan bir motivasyondu bu. Bu tercih, kariyerimin son on yılına damga vurdu. Laboratuarımda onlarca insanın hayatına dokundum. Bugün o laboratuardan mezun olan öğrencilerim Harvard’da, MIT’de, UCL’de, EPFL’de, Oxford’da, Cambridge’de, dünyanın en iyi üniversitelerinde. Ben bir kanser bilimcisiyim. Ancak bir üniversiteyi yönettiğinizde savunma sanayiinden yaşam bilimlerine, enerjiden suya, depremden malzeme bilimlerine, çevre ve atık yönetiminden ulaşıma kadar, aklınıza gelebilecek yaşamın tüm sorunlarına etki ettiğiniz bir sürece dahil oluyorsunuz. Kariyer yolculuğumda rektörlük öncesinde uluslararası arenada çok aktif, adeta aktivist ruhlu bir bilim insanı olarak, bir bilim büyükelçisi gibi yaşayan bir yapım vardı. Orada elde ettiğim birikimi ve network’ü, aslında üniversiteyi bir laboratuar gibi kullanarak somut projelere dönüştürdüm. Bugün İTÜ’de öğretim üyesi başına TÜBİTAK projelerinde son üç yıldır Türkiye birincisiyiz. Avrupa Birliği projelerinde Türkiye birincisiyiz. Öğretim üyesi başına bilimsel yayında Türkiye’nin zirvesindeyiz. Öğrenci memnuniyetinde son üç yıldır Türkiye birincisiyiz. Ulusal ve küresel ödüller aldık. Bütün bunlar uygulanan stratejilerin ve kurgunun işe yaradığını gösteriyor. Tabii işin bir de üniversite dışı teknopark tarafı var. Bir teknoparkı yönetiyorum. Yedi yılda 1,5 milyon dolardan 200 milyon dolarlara ulaşan bir ihracat seviyesine geldik. Bugün 200 milyon dolar ihracat yapan kaç il var bilmiyorum. Tabii bu yüksek teknoloji ihracatı. Aslında bu bir kariyer evrimi. Bir öğrencilik yıllarım vardı, ardından hocalık, araştırmacılık, bilim insanlığı dönemim. Sonra TÜBİTAK’ta beş yıl danışma kurulu üyeliği yaptım. Uluslararası akademik üyelikler, yönetim kurulu üyelikleri, Birleşmiş Milletler ve Dünya Ekonomik Forumu süreçleri… Ardından üniversitede rektörlükle süreç başka bir yere evrildi. Olduğum yerden memnun muyum? Evet. Laboratuarımı özlüyor muyum? Evet. Ama burada toplumsal etki değerinin çok yüksek olduğunu bildiğim için ne bir pişmanlık var ne de bir mutsuzluk. Yaptığım işten mutluyum. Çünkü artık yaptığınız işin niteliği ve niceliği çok daha geniş bir alana yayılıyor. Düşünsenize, bir üniversiteye yön veriyorsunuz. Üniversiteler aslında toplumun kolonudur. Kolon bir yapıyı nasıl ayakta tutuyorsa, toplumu da üniversiteler ayakta tutar. Bugün bir kentin valisi, emniyet müdürü, garnizon komutanı, kurum müdürleri ve gazeteciler bir üniversitenin mezunu. Bir üniversiteyi gerçek anlamda küresel ölçekte Türkiye’nin yüz akı haline getirirseniz, bu aynı zamanda toplumsal dönüşümü de beraberinde getirir.
Bugünün üniversite gençliğine baktığınız zaman sizi en fazla endişelendiren ve en çok umutlandıran eğilimler neler?
Gençlerin farkındalığı yüksek. Örneğin çevre konusunda üst kuşaklardan çok daha yüksek bir farkındalığa sahip. Dünya barışına daha aktivist bir ruhla yaklaşıyorlar. Doğal kaynakların, enerjinin sürdürülebilirliği konusunda daha bilinçliler. Çok daha fazla sosyal sorumluluk projesi üretebiliyorlar. Bu da bence bugünün gençlerini, önceki kuşaklardan daha bilinçli bir noktaya taşıyor. Ancak en zayıf yönleri, kırılgan olmaları. Zorluklarla mücadelede daha güçlü durmaları, hayallerinden ve hedeflerinden daha kolay vazgeçmemeleri gerekiyor. Önceki kuşaklar yaşam boyunca çok daha sert zorluklarla mücadele ettikleri için daha dirençli, daha vazgeçmeyen, daha mücadeleci ve daha survivor bir yapıya sahipti. O anne ve babaların ‘çocuklarımız zorluk yaşamasın’ anlayışıyla büyüttüğü çocuklar ise daha korunaklı bir ortamda yetiştiği için daha kırılgan. Madagaskar’da yetişen periwinkle bitkisinden elde edilen öz madde, meme kanseri, prostat, lösemi türü gibi birçok kanser tedavisinde kullanılıyor. Madagaskar’ın doğası serttir, okyanus rüzgârları, fırtınalar, kayalık zemin… Bu bitki o zorlukların içinde büyüyor. Bu bitkiyi alıp Amerika’ya götürdüklerinde, optimum sıcaklıkta, optimum sulamada, optimum güneşte inanılmaz büyüyor, gelişiyor. Ama ilaç etken maddesini üretmiyor. Çünkü o maddeyi üretmesi için rüzgârı, fırtınayı, susuzluğu, kayalarla mücadeleyi yaşaması gerekiyor. Biz de ne kadar mücadele edersek o kadar güçlü oluruz. İngilizce bir atasözü vardır: What doesn’t kill you makes you stronger. Yani seni öldürmeyen şey seni güçlendirir.
Türkiye’deki üniversitelerin dünyayla rekabeti söylemi hep konuşuluyor. Bizim cesaret edemediğimiz neler var?
70’i aşkın ülkede üniversiteleri gezdim. Şu üniversitenin binası bizden iyi, buranın laboratuarı bizden iyi gibi bir tablo yok. Weizmann Institute of Science’a da gittim Tel Aviv’de, Harvard’da da bulundum, MIT’de de, Oxford’da da… Almanya’da, İngiltere’de, dünyanın birçok yerinde üniversiteleri gördüm. Bizim eksiğimiz teknik değil. Bizim eksikliğimiz hayal etmek ve inanmak. Türkiye’deki üniversitelerde hocalarımız eksikliklerden çok bahsediyor. Ama şunu unutmamalıyız, bu ülke zaten eksikliklerle kuruldu. Cumhuriyet kurulduğunda da imkânsızlıklar vardı. Biz yokluklardan geldik. Galatasaray’ın, Fenerbahçe’nin, Beşiktaş’ın bütçesi Manchester United’dan, Barcelona’dan düşük. Ama sahaya çıkıyorlar ve rekabet ediyorlar. Aynı şekilde Koç ve Sabancı gibi kurumlar Apple gibi devlerle kıyaslandığında çok daha küçük bütçelere sahip. Ama buna rağmen üretmeye devam ediyorlar. Harvard Üniversitesi’nin yıllık dönen bütçesinin dışında kasasında tuttuğu para 65 milyar dolar. MIT’nin 42 milyar dolar. Biz ise milyon dolar seviyelerinde araştırma bütçeleriyle rekabet ediyoruz. Ama buna rağmen sahadan çekilmiyoruz. Uluslararası arenada üniversiteleri derecelendiren kuruluşların yöneticileriyle bir araya geldiğimde önerim şuydu, üniversiteleri yukarıdan aşağıya sıralıyorsunuz ama üniversiteleri bütçelerine göre normalize ederek sıralayın. Çünkü 3 milyon dolarlık Ar-Ge bütçesiyle Harvard’ın 65 milyar dolarlık bütçesini aynı düzlemde değerlendirmek adil değil. Bizim yapmamız gereken şey hayal etmek, hedef koymak ve geri durmamak. Genetik olarak bakıldığında üstün zekâ oranı dünyada yaklaşık %2’dir. Norveç’te de vardır, Bangladeş’te de vardır, Türkiye’de de vardır. Yani üstün zekâ dağılımı evrenseldir. Bizim yapmamız gereken %2’lik potansiyeli ortaya çıkarmak, önünü açmak, desteklemek ve doğru eğitimle güçlendirmektir.
Çocukluk yıllarındaki Yusuf Baran, bugünkü Yusuf Baran’ı görse hangi eleştiride bulunurdu?
Çocukluk yıllarımda biri bana böyle bir Yusuf Baran olacağımı söylese herhalde onunla kavga ederdim. Çünkü şu anda bulunduğum yeri o zamanlar hayal bile edemezdim. İnsan aslında bir ampulden daha az enerji harcayarak sınırsız düşünebilme yeteneğine sahip. Dünyaya küçücük bir pencereden bakan o çocuğu, bugün Dünya Ekonomik Forumu’na taşıyan bir süreçten bahsediyoruz. Bu, artık hayallerimin sınırı yok dediğiniz bir dönüşüm. Mesela üniversite okumayı hayal edersiniz, kazanırsınız. Sonra master, doktora, kariyer hedefleri gelir. Yani hayaller sınırsızdır, insan ömrü sınırlıdır. Benim kariyer yolculuğumda da bu oldu. Düşünsenize, çocukken Beşiri’den Batman’a gitmeye bile heyecanlanan biriydim. Batman’a gidiyorum diye uykusu kaçan bir çocuktum. Yaşamın kendisi bir tercih. Her tercih, yüzlerce vazgeçişi beraberinde getirir. Bu da hayatın doğası. Ama hiçbir pişmanlığım yok. Belki de en büyük mutluluğum bu. 30 ya da 20 yaşlarıma dönmek istemem. Her yaşımda bilinçli tercihler yaptım. Bazen derim ki; hayatımızda jetonlarımız var, her gün bir jeton atıyoruz ve bir gün eksiliyoruz. Ben her günümü, her yılımı doğru ve bilinçli tercihlerle yönetmeye çalıştım. İyi ki Batman’da doğdum, iyi ki Beşiri’de büyüdüm, iyi ki hayatın zorluklarını yaşadım. Hiç yıkılmadım. Çünkü hayatın içinden çok ciddi mücadelelerle geliyorum. Bu yüzden her sorun benim için çözülebilir. Bu coğrafyada, Batman’da, Siirt’te, Trabzon’da, Edirne’de her yıl yüzlerce Einstein potansiyeli doğar ve çoğu fark edilmeden kaybolur. Bundan daha büyük bir kayıp olamaz. Her çocuk bir Aziz Sancar’dır, bir Mimar Sinan’dır. Önemli olan onu ortaya çıkarabilmektir. Batman’ın en büyük serveti petrolü değil, insan kaynağıdır. Bizim yapmamız gereken de insan kaynağını keşfetmek, önünü açmak ve geliştirmektir. Mesela Ahmet Güneştekin bu coğrafyanın bir değeri. 35-38 yaşında kendi farkındalığını keşfetmiş ve dünya çapında bir değere dönüşmüş. Bugün Batman’ın sokaklarında dolaşan her çocuk, okullardaki her öğrenci bu ülkenin ve bu şehrin potansiyel bir değeridir. Bize düşen, bu cevheri ortaya çıkarmaktır.
Bilimsel başarı mı, yoksa toplumsal etki mi? Sizce üniversitelerin başarı grafiğini incelerken hangisi daha önemli?
Elbette, toplumsal etki. Ama toplumsal etki de bilimsel başarıdan beslenir. Bir ülkenin ya da bir kentin en büyük insan kaynağı üniversitelerdir. Mesela Batman’ın en büyük insan kaynağı üniversitedir. Üniversiteler birer mücevher kutusudur. Nitelik ve nicelik açısından bakıldığında, en yetkin insan kaynağı ve en güçlü araştırma altyapısı üniversitelerdedir. Toplumsal etkinin içinde ekonomik kalkınma, istihdam, nitelikli insan gücü, her şer var. Batman’ın çöpünü kim yönetecek? Üniversite araştırmayı yapacak, belediye uygulayacak. Trafik sorunu mu var? Üniversite çözüm üretir, emniyet ve belediye uygular. Su sorunu mu var? Üniversite AR-GE yapar, kurumlar hayata geçirir. Ben İzmir’de bir rektör olarak, şehrin altını da üstünü de iyi bilirim. İnsanoğlunun en temel beklentisi yaşamdır, daha uzun yaşamak, daha kaliteli yaşamak ister. Bunu sağlayacak olan da üniversitelerdir. Yaşam kalitesi, doğrudan üniversiteyle bağlantılıdır. Dolayısıyla üniversitelerin sorumluluğu büyüktür. Artık bir rektör aynı zamanda bir CEO’dur. Üniversite sadece eğitim veren bir yer değil, aynı zamanda üretim yapan bir ekosistemdir. Dolayısıyla toplumun üniversitelerden beklediği şey toplumsal katkıdır. Ama bu katkının temelinde mutlaka bilgi üretimi ve bilimsel çalışma vardır.
Türkan’la Kadraj ekranlarından Batmanlı Hemşerilerinize ne mesaj vermek istersiniz?
Bu topraklarda doğmuş, büyümüş ve buradan dünyaya açılmış bir insan olarak söyleyebileceğim en önemli şey şu: Lütfen çocuklarımızın hayallerini besleyin, hedeflerine ortak olun, onlara iyi bir yol arkadaşı olun, onlara inanın, güvenin ve önlerini açın.