Küresel güç dengelerini belirleyen tüm bu alanların ortak paydasında artık tek bir gerçek var: madenler. Yeraltı zenginlikleri, yalnızca ekonomik birer girdi olmaktan çıkmış; ülkelerin kalkınma hızını, sanayi kapasitesini ve jeopolitik etkisini belirleyen stratejik unsurlara dönüşmüştür.
Türkiye, sahip olduğu maden çeşitliliği ve rezerv potansiyeliyle bu büyük küresel dönüşümün dışında değil; tam tersine, doğru politikalarla önemli bir aktör olabilecek ülkeler arasında yer almaktadır. Madencilik sektörü bugün yalnızca üretimi değil, sanayinin sürekliliğini, dışa bağımlılığın azaltılmasını ve sürdürülebilir kalkınmayı doğrudan etkilemektedir.
Bu çerçevede, Türkiye madenciliğinin mevcut durumu, küresel madencilikle kıyaslandığında geldiği nokta ve kritik mineraller ekseninde şekillenen yeni dünya düzenini, sektörün içinden bir isim olan TOBB Türkiye Madencilik Meclisi Başkanı ve Çiftay İcra Kurulu Başkanı İbrahim Halil Kırşan
İbrahim Halil Kırşan’dan dinleyeceğiz. Buyurun sohbete…
Ülkemiz madencilik sektörü potansiyeli, önemi ve Türkiye ekonomisindeki yerini değerlendirir misiniz?
Ülkemizin karmaşık jeolojik ve tektonik yapısı, çok çeşitli maden yataklarının bulunmasına olanak sağlamıştır. Günümüzde dünyada yaklaşık 90 çeşit madenin üretimi yapılmaktayken, ülkemizde 70’e yakın maden çeşidi bulunmakta ve 60 civarında maden türünde üretim yapılmaktadır. Başta endüstriyel ham maddeler olmak üzere, bazı metalik madenler, linyit ve jeotermal kaynaklar gibi enerji hammaddeleri açısından ülkemiz zengin bir konumdadır. Dünyada üretimi ve ticareti yapılan 90 çeşit maden ve mineralden sadece 13’ünün ekonomik ölçekteki varlığı henüz saptanamamıştır. Ülkemiz, 50 çeşit madende kısmen yeterli kaynaklara sahipken, 27 maden ve mineralin günümüzde bilinen rezervleri ve kaliteleri ekonomik madencilik için yetersizdir. Ülkemizin maden kaynakları ve çeşitliliği bakımından, kendi kendine kısmen yeterli olan ülkeler arasında yer aldığı söylenebilir. Ülkemizin zengin olduğu madenler arasında ilk sırayı, dünya rezervlerinin %73’ünü oluşturan bor mineralleri almaktadır. Bor dışında; trona (doğal soda), kaya tuzu, sodyum sülfat, perlit, pomza, feldspat, bentonit, barit, manyezit, alçı taşı, stronsiyum tuzları, zeolit, sepiyolit, mermer ve doğal taşlar, kuvars, kuvarsit, zımpara taşı gibi endüstriyel ham maddeler ile boksit ve krom gibi metalik madenler ve linyit gibi enerji ham maddeleri, ülkemizin zengin kaynaklara sahip olduğu başlıca madenlerdir.
Madencilik sektörünü önemli kılan ana etmenler nelerdir?
Başta sanayi olmak üzere, diğer sektörlerin (tarım, hizmetler, ulaşım, enerji vb.) faaliyetlerini sürdürebilmeleri için gerekli temel hammaddeleri üretmekte olmasıdır. Bir başka deyişle, ekonominin faaliyetini sürdürebilmesi, madencilik sektörünün sürekli ve verimli bir tarzda üretimde bulunmasına bağlıdır. Bu sektörde meydana gelecek bir üretim aksaması, ekonominin diğer bütün kesimlerini doğrudan veya dolaylı olarak etkilemektedir. Pandemi süreci bize göstermiştir ki tedarik zincirinin ilk halkası madenlerdir. Sanayinin hammaddesi madenler olmadan çarkların dönmesi mümkün değildir. Buradan hareketle şunu ifade edebiliriz: İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için tarım ve hayvancılık ürünü olan gıdalar ne kadar hayati fonksiyon icra ediyorsa, ülkelerin üretip gelişip kalkınabilmesi, kısacası sanayide çarkların dönmesi için de madenlere o denli ihtiyaç bulunmaktadır.
Türk madenciliğinin durumunu genel hatları ile özetler misiniz?
80 milyar tonluk maden, doğal taş, çimento ve inşaat hammaddesi rezervi bulunan Türkiye madenlerinin, dünya maden rezervleri içindeki payı %1,5 civarındadır. Maden üretimimiz, yıllara göre değişmekle birlikte son yıllarda ortalama 800 milyon ton civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bunun 500–600 milyon tonu agrega ve doğal taşlar, gerisi metalik, endüstriyel hammadde ile enerji hammaddeleri olarak sıralanmakta, değer olarak da maden üretimimizin 20–25 milyar dolar seviyelerinde olduğu tahmin edilmektedir. Türkiye’nin maden ihracatı, İMİB verilerine göre 6–6,5 milyar dolar seviyelerindedir.
Küresel ekonominin temel taşlarından biri olarak görülen madencilik sektörü dünyada ne durumda? Dünya ile kıyaslandığında ülkemizde maden sektörünün geldiği noktayı değerlendirir misiniz?
Dünya metal maden rezervlerinin %0,4’ü, endüstriyel hammadde rezervlerinin %2,5’u, kömür rezervlerinin %1’i, jeotermal potansiyelinin ise %1’i ülkemizde bulunmaktadır. Dünyada madencilikte söz sahibi 168 ülke arasında, toplam maden üretiminde miktar bazında 22. sırada, değer bazında 28. sırada, çeşitlilik açısından ise 8. sırada yer almaktadır. Dünyada yılda 72 milyar ton maden üretilirken, ülkemizin yıllık maden üretimi 800 milyon ton seviyelerindedir. Yine dünyada toplam kömür rezervleri 892 milyar ton seviyelerinde iken, ülkemizde kömür rezervlerimiz 22 milyar tonu biraz geçmiştir. Dünyada yılda 8,1 milyar ton kömür üretimi yapılırken, ülkemizde halen yılda 100 milyon ton civarında kömür üretilmektedir. Ülkelerin kalkınma ve ekonomik gelişiminde önemli yeri olan madencilik ve entegre üretim sanayii, en büyük katma değeri yaratmaktadır. Gelişmiş ülkelerde halen GSMH’da madenciliğin payı; ABD’de %4,5, Federal Almanya’da %4,0, Kanada’da %7,6, Avustralya’da %8,7, Rusya Federasyonu’nda %14, Çin’de %13, Hindistan’da %15, Türkiye’de ise hammadde olarak %1,5 civarında kalmıştır.
Madencilik ile sanayi ve refah arasındaki ilişkiyi nasıl yorumlarsınız? Madencilik endüstrisinin geleceği için ne görüyorsunuz?
Toplumların refah ve gelişmişlik düzeyleri ile madencilik faaliyetleri arasında çok yakın bir ilişki vardır. Günümüzün gelişmiş ülkeleri, madenlerini, 15. yüzyıldan itibaren etkin şekilde üretmişler ve sonucunda 18. yüzyılda endüstri devrimini gerçekleştirmişlerdir. Türkiye gibi madenlerini yeterince üretemeyip, endüstrisini geliştiremeyen ülkeler ise, gelişmiş ülkelerin pazarı konumunda kalmışlardır. Uzay çağı ve sanayi ötesi bilgi toplumunun doğuşu da, maden ürünlerinden sağlanan özel metal, alaşım ve malzemeler sayesinde gerçekleşmiştir. Ülkemizde GSMH içinde madencilik payının % 1.5 civarında olması, istatistiki bir yaklaşımın sonucudur. Dünya’nın her yerinde entegre maden üretimleri, maden katma değerine katılırken, ülkemizde katma değer olarak yalnızca ham maden üretimi göz önüne alınmaktadır. Bu istatistiksel yaklaşımın düzeltilmesi gerekmektedir. Entegre demir-çelik, bakır, alüminyum, seramik, şişecam, çimento, ferrokrom, krom kimyasalları, bor kimyasalları, doğal soda tamamen maden ürünlerinden üretilmektedir. Bu ürünler maden ihracatı ve üretimi içinde yer almamakta, başka sanayi dallarında gösterilmektedir. Entegre ürünlerle birlikte, 2018 yılı maden ürünleri değeri, 35 milyar dolar civarında olmuştur. Bu değer dikkate alınıp entegre üretimlerin hesaba katılmasıyla, ülkemizde madenciliğin GSMH’daki payı % 5’e yükselmektedir.
-Türk madenciliği konusunda önerileriniz var mı peki?
Ülkemizin sadece zengin maden kaynaklarına sahip olması yeterli değildir. Bu madenlerin zaman geçirilmeksizin etkin bir biçimde işletilmesiyle yaratılan katma değerin ekonomiye kazandırılması gerekmektedir. Yüksek ekonomik değer sağlayacak şekilde, toplumdan kaynak götüren değil, topluma kaynak sağlayacak her türlü yeraltı zenginliğinin üretilerek hizmete sunulması gerekmektedir. Maden kaynaklarımızın verimli bir şekilde kullanımı, bu kaynakların atıl durumda bırakılmaması ve en kısa sürede üretilerek sanayiye sunulması ülkemizin ekonomisine çok olumlu katkılar sunacaktır. Ülkemizin maden ihtiyacını karşılayabilmek, dışa bağımlılığı azaltabilmek için sürdürülebilir bir maden üretimini gerçekleştirmek zorundayız. Bunun için faaliyetleri yasaklamak, üretimi engellemek yerine, sürdürülebilir bir çevre, insan sağlığı ve sürdürülebilir bir üretim zincirini iyi yöneterek amacımıza ulaşabiliriz.
Maden sektörünün 2026 yılına yönelik beklentileri ve hedeflerini paylaşabilir misiniz?
Gelişmiş bir madencilik sektörü, üretim ve istihdam gibi ekonomik göstergelere sağladığı katkının yanı sıra, doğru politika ve planların takip edilmesi durumunda, ülke imalat sanayi için önemli bir itici güç oluşturabilmektedir. Bu nedenle, ekonomik kalkınma politika ve planlarının oluşturulmasında madencilik sektörüne özel bir önem verilmesi zorunlu olarak değerlendirilmektedir. Kalkınma modellerini, öncelikle öz kaynaklarına dayandıran ve eksiklerini dış kaynaklarla destekleyebilen ülkeler; kalkınma sürecini, sancısız, istikrarlı ve güvenli bir şekilde aşabilmişlerdir. Ülkemizin gerçekten kalkınması, cari açığın ortadan kaldırılması ve refahın tüm ülke düzeyine yayılması, ülke madenlerinin işletilmesi, metal üretim endüstrinin ve sanayinin çarklarının dönmesine bağlıdır. Türkiye’nin gerçekten kalkınması ve halkın refah düzeyinin yükselmesi ülke doğal kaynaklarının yeterince üretimine ve kullanımına bağlıdır. Ana çerçevesini çizdiğim bu ilke ve prensipler doğrultusunda bir madencilik stratejisinin belirlenerek hayata geçirilmesi madencilik sektörünün beklenti ve hedeflerini karşılayacak seviyede olacaktır. Kamu otoritesi ülkesindeki maden potansiyelini değiştiremez, fakat bu potansiyelin bugünkü ve gelecekteki nesillerin ekonomik ve sosyal menfaatlerine en uygun şekilde değerlendirilmesini sağlayabilir.
Son zamanlarda kritik mineraller dünya gündemine yoğun bir şekilde girmeye başladı. Kritik minerallerin jeopolitik değeri, günümüzde petrolün soğuk savaş dönemindeki rolüne benzer bir stratejik pozisyon kazanmış durumda. Konu ile ilgili bilgi verir misiniz?
Enerji dönüşümü, dijitalleşme ve savunma teknolojilerinin yükselişi, kritik mineraller ve nadir toprak elementlerini (NTE’ler) 21. yüzyılın yeni stratejik kaynakları haline getirmiştir. Lityum, kobalt, nikel, grafit, bakır gibi geçiş madenlerini ihtiva eden kritik mineraller; neodimyum, praseodimyum ve terbiyum gibi toplamda sayıları 17’yi bulan nadir toprak elementleri; elektrikli araçlardan güneş panelleri ve rüzgâr türbinlerine, yarı iletkenlerden savunma sanayine kadar birçok teknolojinin vazgeçilmez bileşeni haline gelmiştir. Optik, manyetik ve kataliktik özellikleri nedeniyle yüksek performanslı mıknatıslar ve optik bileşenler aracılığıyla hem yeşil enerji dönüşümünde hem de savunma teknolojilerinde temel bir role sahip özellikleri nedeniyle modern ekonominin yapı taşını oluşturan nadir toprak elementleri (NTE), yeniden jeopolitik bir güç mücadelesinin merkezine oturmuş durumdadırlar.
…
Günümüzde 4 milyar doları bulan NTE ticaret hacminin, modern teknolojilerin gelişimi düşünüldüğünde 10 yıl sonra bu ekonomik büyüklüğün yaklaşık 10 milyar dolara ulaşacağı tahmin edilmektedir. Bu adımların ortak paydasında ise 21. yüzyılın en stratejik gücü olarak görülen kritik madenler bulunuyor. Endüstriyel üretimden savunma teknolojilerine, enerji dönüşümünden yapay zekâya kadar geniş bir alanda belirleyici rol oynayan bu madenler, ülkelerin ekonomik bağımsızlığını ve teknolojik egemenliğini şekillendirmektedirler.
Başta ABD, AB ülkeleri ve Çin gibi süper güçler arasındaki kıyasıya rekabet ve ticaret savaşları gibi bu hamlelerin ardında, kritik madenlerin ve nadir toprak elementlerinin küresel rekabetin merkezine yerleşmesinde yatıyor. Artık dünya yeni bir döneme girmektedir: Enerji değil, maden çağının eşiğindeyiz. Dünya, “1970'lerin petrol şoklarıyla karşılaştırılabilir bir metal arzı krizine doğru ilerliyor.” Bakır, lityum, kobalt gibi kritik minerallerde konsantrasyon, enerji dönüşümünün sürdürülebilirliği için jeopolitik düzlemi de olan yeni bir enerji güvenliği paradigması yaratıyor. Bütün dünyada kritik minerallere hücum var. Metal yarışı kızışıyor; mineraller yeni petrol haline geliyor.
Yeşil enerjide kullanılan kritik madenlere ve teknolojilere sahip olan ülkeler gelecekte enerji ve sanayide stratejik üstünlük sağlayacakları aşikardır. Dünyadaki teknolojik gelişmelere ayak uyduramayan ülkeler sanayileşmede ve kalkınmada geride kalmaya mahkum olmaya devam edecektir.
Çin, 5-6 ay önce savunma sanayinin vaz geçmesi geçilmez metallerden olan nadir toprak elementleri (NTE) konusunda ithalat kısıtlaması getirince ABD ile siyasi kapışması başladı. ABD ve Çin arasında siyasi kapışma sonrası ekonomi üzerinde ithalat vergisi kapışmasına evirildi. ABD 70 yılı aşkın bir süre boyunca birincil enerji kaynağı olan petrol yüzünden Ortadoğu’da birçok savaş başlattı. Fakat NTE için Çin ile sıcak bir savaşı göze alamadığı için ekonomik savaşı kullanmaktadır. Ayrıca, Çin’in bugünkü ve gelecekteki NTE üzerindeki tekeli, 2040 yılında zirveye ulaşacağı da tahmin edildiğinden bu siyasi ve ekonomik kapışmanın gerçekliğine ışık tutmaktadır.
Çin’in kritik mineraller ve NTE kaynakları konusundaki bariz üstünlüğü karşısında ABD Başkanı Trump’ın stratejik hamleleri de her geçen gün dünya gündemini sarsmaktadır. Trump, bir yandan Kanada’yı 51.eyalet olarak ilan edip ilhakına yönelik iddialı açıklamalar yaparken, diğer yandan buzullarla kaplı Grönland’ı satın alma girişimiyle uluslararası arenada dikkatleri üzerine çekmektedir. Bununla da yetinmeyen Trump yönetimi, savaşın ağır yaralarını taşıyan Ukrayna ile nadir toprak elementleri üzerine bir anlaşma imzalayarak ülkesinin bu kaynaklar konusundaki açmazına çare bulmaya çalışmaktadır.
ABD kritik mineraller temininde Çin’e olan bağımlılığını azaltmak ve alternatif güvenilir tedarik zincirleri kurarak Çin’e karşı jeopolitik bir stratejik dengeleme hamlesi yapmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda ABD’nin Japonya ve Avustralya ile kurduğu iş birlikleri, arz güvenliğini arttırmanın ötesinde, işleme kapasitesini de geliştirerek tedarik zincirinin her halkasında daha fazla kontrol sağlama amacını taşımaktadır. Bu işbirlikleri, ABD’nin hem ekonomik hem teknolojik hem savunma sanayi açıdan daha dayanıklı bir konuma gelmesine katkı sunacaktır.
Editor : Yusuf Kavak

