E-Dergi

KÜRK MANTOLU MADONNA

“Seni Seviyorum… Ama delicesine değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.” Böyle demişti Maria Puder, çok sevdiği Raif Efendi’ye.

KÜRK MANTOLU MADONNA
17-09-2026 19:31

Yazan: MİZGİN ÖZÜŞ

KÜRK MANTOLU MADONNA

Seni Seviyorum… Ama delicesine değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.” Böyle demişti Maria Puder, çok sevdiği Raif Efendi’ye.

Raif Efendi, kendi iç dünyasında yaşayan, nevi şahsına münhasır, kafasında kurduğu/yaşadığı dünyanın dış dünyadan daha özgür ve daha güvenli olduğunun farkında olmadan yaşayan biriydi. “Daha güvenli” sözü, Raif Efendi’yi tanımlayacak bir söz varsa o da buydu sanırım. Her şeyden ve herkesten uzak, sadece kafasının içinde yaşayan biri… Bir gün birinin gelip onu kafasının içinden çıkaracağını bilmeden, iç dünyasında yaşadıklarını dış dünyada da yaşayacağını fark etmeden yaşadı. Bunları bilmeden fakat iç dünyasında çok şey büyüterek büyüdü Raif Efendi. Onu tanıyan herkes ona “Raif Efendi” diye seslendi. Çünkü efendi biriydi.

Baba mesleği sabunculuğu öğrenmek üzere babası tarafından Almanya’ya, Berlin’e gönderilir. Almanya’da öğreneceği meslekten ziyade Almanya’nın sanatına, resmine ve kültürüne kendini verir.

Bir gün bir resim galerisinde bir tablo görür. Ve bir insan bir resmi ne kadar çok beğenirse o kadar, hatta ondan da daha fazla beğenir Raif Efendi. Her gün surete âşık bir insanın heyecanı ve iştahıyla o resmi görmeye gider. Bir gün, iki gün, üç gün… Günler böyle devam ederken galerideki herkes Raif Efendi’nin sadece o resim için geldiğini fark eder. Raif Efendi tablonun yanına her gittiğinde çalışanların hepsi ona dikkat kesilir. Kendisi dışında herkes bu rutinin farkındadır.

Bir gün birisi yanına yavaşça yaklaşır ve Raif Efendi’nin omzuna dokunur. Raif Efendi dönüp bakar. Karşısındaki, tablodaki kişidir. Fakat Raif Efendi bunun farkına bile varmaz. Sureti kendisinden daha fazla beğenmiş gibidir. Çok geçmeden, tablodaki kişinin karşısında durduğunu fark eder; gördüğü suretin canlı hâli tam karşısındadır. Yalan söylemeye çalışarak ama bunu beceremeyerek, onu annesine benzettiği için tabloyu çok beğendiğini söyler. Çok ilginç değil mi? En beğendiği tablonun/suretin/resmin, ilk aşkı olan annesine benzediğini söylemesi… Çünkü her erkeğin, ister kabul etsin ister etmesin, ilk aşkı annesidir.

Resimdeki kişi, otoportresini çizmiş olan Maria Puder’dir. Diğer adıyla Kürk Mantolu Madonna. Kendisi kararlı, güçlü, dış dünyanın ışıltılı ışıkları altında özgürce yaşayan ama aynı zamanda insanları, özellikle de erkekleri tanıyan bir karakterdir. Batı’nın tezahürü sayılacak bir kişiliğe sahiptir. Raif Efendi ise Maria Puder’in aksine kimse tarafından görülmeyen, iç dünyasında yaşayan ve bu yaşamdan da son derece mutlu olan, hız ve hazdan ziyade yavaşlığı bir yaşam biçimi haline getiren bir karakterdir. Doğu’nun tezahürü… Ve çok geçmeden bu iki zıt karakterin dostluğu ve kaçınılmaz aşkı başlar.

Hiçbir şey, birbirini tanıyan iki ruh kadar hızlı ısınamaz. İşte Raif Efendi ve Maria Puder’i bir araya getiren de, onları bir arada tutan da ruhlarının benzerliğiydi. Her ikisi de Berlin’in soğuk ve kasvetli havasında bir daha yaşayamayacakları bir aşkı, dostluğu ve sırdaşlığı yaşarlar.

Gün gelir Raif Efendi, babasının hastalığı nedeniyle memleketi Türkiye’ye dönmek zorunda kalır. Maria Puder’i de en yakın zamanda yanına aldıracağına söz verir. Buna olan inancı tamdır. Maria da annesinin yanına Prag’a gitmeye karar verir. Raif Efendi’ye, “Raif, şimdi ben gidiyorum ama ne zaman çağırırsan gelirim… Nereye çağırırsan gelirim!” der. Raif Efendi de, “Çağıracağım… Muhakkak çağıracağım,” diye karşılık verir. Birbirlerini son görüşleri bu olur. Fakat bunun farkında değildirler.

Raif Efendi Türkiye’ye, Maria Puder Prag’a gider.

Raif Efendi, babasının vefatına yetişemez. Memleketini bıraktığı gibi bulamaz; babasından kalan mirasın neredeyse tamamının akrabaları tarafından paylaşıldığını görür. Kendisine işe yaramaz birkaç zeytinlik kalmıştır. Buna rağmen içinde Maria ile kuracağı bir hayatın hayalini yaşatır. Evin içini büyük bir şevkle hazırlar. Her şeye rağmen Maria’sı vardır. Onu getireceği ve birlikte yaşayacağı düşüncesi onu ayakta tutar.

İşleri düzene koyduktan sonra Maria’ya mektup yazar, fakat cevap gelmez… Bir süre sonra tekrar yazar, yine cevap yok. Tekrar yazar, yine cevap yok… Raif Efendi, inandığı gerçekliğe döner ve Maria’nın artık onu istemediğini düşünür. “Ben onun için sadece bir hevestim, geldim ve geçtim.” der. “Yoksa neden yazmasın?” diye düşünür. Ah şüphe… Ah şüphe!

Cevap gelmeyince Maria’ya olan tüm duygularını içine gömer.

Ailesinin de uygun bulduğu biriyle evlenir. Bu evlilikten çocukları olur. Herkes gibi, belki de herkes kadar yaşar. Ta ki her güne benzeyen bir günde, Berlin’de kaldığı pansiyonda tanıştığı ve Maria Puder’i de tanıyan birini görene kadar…

Yanındaki 10 yaşında bir kız çocuğu vardır. Tesadüfen karşılaşırlar. Hain tesadüf… Maria Puder’i de tesadüfen görmüştü. Şimdi onun gerçeğini de tesadüfen öğrenecektir.

Maria Puder ölmüştür. Prag’a gittiğinde hamiledir. Annesine çocuğunun babasını söylememiştir. Sadece bir Türk’ten bahseder ve “Onu tanıdığında çok seveceksin,” der. Doktorların tüm uyarılarına rağmen çocuğunu dünyaya getirir ve doğumdan kısa süre sonra ölür.

Bu kadar… Kürk Mantolu Madonna ölmüştür. Üstelik yıllarca kendisinden haber alamadığı için suçladığı, içindeki tüm acıların sebebi sandığı Maria…

Bu gerçeklerle yaşamaya mecbur kalır. Ama buna yaşamak denirse… Sürekli aynı rutinlerle, ev halkıyla aynı çatı altında, Maria’yı anarak yaşar. O tesadüf sonrası ruhu başka bir yerde kalmıştır; bedeni ise bu hayata aittir.

Ve o anıları sadece kendisinin bildiği kara kaplı bir deftere yazar. İçine gömdüğü her şeyi oraya aktarır:

“Her şeyi içinde boğmaya mecbur olmak, diri diri mezara kapanmaktan başka nedir? Ah Maria, niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? Niçin rüzgârlı sonbahar akşamlarında sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin?”

Mukadderat işte…

O hain tesadüften sonra hep o anılarla yaşar. Maria ile yaşadığı birkaç ay, ömrünün tüm saadetine yetmiştir. Ömrü boyunca sadece o birkaç ayı yaşamış gibi hisseder. Kendi ruhunu Maria Puder ile fark eder.

Çevremize şöyle bir baktığımızda, ne kadar çok Raif Efendi olabileceğini hiç düşündünüz mü? Bir seyyar satıcı, yolda dalgın yürüyen biri, belki de her gün gördüğümüz sıradan bir insan… Hikâyelerinin kendilerinden büyük olduğunu hiç düşündünüz mü?

İşte Raif Efendi böyle bir insandı.

Ah Raif Efendi! İçimde bir ukdesin her daim…

Sabahattin Ali’ye sevgi, saygı ve özlemle…

Yazar Kimdir?

Mizgin Özüş, 07.12.1992 tarihinde Siirt’in Kurtalan ilçesinde doğmuştur. İlköğrenimini Sakarya İlköğretim ve İMKB İlköğretim Okullarında, lise öğrenimini ise Batman Anadolu Öğretmen Lisesi’nde tamamlamıştır.

2015 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü’nden mezun olmuş, 2019 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde Alzheimer alanında yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Yaklaşık 10 yıldır Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde görev yapmakta olup, son 4 yıldır Batman’da idarecilik yapmaktadır. Ayrıca okuduğu ve beğendiği kitaplar üzerine analizler yapmaktadır.


Editor : Yusuf Kavak
SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?
BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ÇOK OKUNAN HABERLER