NEZAN HOŞER - DİYETİSYEN
BİR LOKMADAN FAZLASI: BESLENMENİN PSİKOLOJİSİ
İnsan yalnızca karnını doyurmaz; bazen çocukluğunu, bazen özlemini, bazen de sessizce taşıdığı yükleri de sofraya getirir.
Bir lokmanın ağırlığı kaç gramdır?
İlk bakışta bu sorunun cevabı basittir. Bir lokma, yalnızca belirli bir miktar besindir. Oysa insan yaşamına yakından baktığımızda anlarız ki hiçbir lokma sadece ekmekten, meyveden ya da çorbadan ibaret değildir. Her lokmanın içinde bir anı, bir duygu, bir alışkanlık ve çoğu zaman farkına bile varmadığımız psikolojik bir hikâye saklıdır.
Beslenme, yaşamı sürdürmek için gerekli biyolojik bir ihtiyaçtır. Ancak insan, yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Duyguları, geçmişi, ilişkileri ve deneyimleriyle yaşayan bir bütündür. Bu nedenle yemek yeme davranışı da sadece açlık hissine verilen fiziksel bir yanıt olarak açıklanamaz.
Kimimiz üzgün olduğunda mutfağa yönelir, kimimiz ise en sevdiği yemeği bile görmek istemez. Bazılarımız başarılarımızı tatlılarla yemeklerle kutlar, bazılarımız çocukluğundan kalan bir çorbanın kokusunda kendini yeniden güvende hisseder. Aslında sofraya yalnızca yemek tabaklarımızı değil; yaşadıklarımızı da getiririz.
Çocukluk yıllarında kurulan yemek ilişkisi, çoğu zaman yetişkinlikteki beslenme davranışlarımızın görünmez temelini oluşturur.
“Yemeğini bitir, yoksa büyüyemezsin.”
“Üzülme, sana çikolata alırım.”
“Misafir geldi, tabağını bitirmek ayıptır.” gibi iyi niyetle söylenen cümleler zamanla zihnimizde güçlü bağlar kurar. Yemek, sadece beslenmenin değil; ödüllendirmenin, teselli etmenin ve hatta sevginin dili hâline gelebiliyor çoğu zaman. Bu nedenle yetişkin olduğumuzda çoğu zaman gerçekten aç olduğumuz için değil, zihnimizin eski kayıtlarına cevap verdiğimiz için yeriz.
Modern yaşam ise bu döngüyü daha da karmaşık hâle getiriyor. Hızlı tüketim kültürü, sürekli ekran karşısında geçirilen zaman ve bitmek bilmeyen koşuşturma, yemek yemeyi farkında olmadan yapılan otomatik bir davranışa dönüştürüyor. Bir toplantı arasında atıştırılan birkaç lokma, televizyon karşısında biten bir paket cips ya da telefon ekranına bakarken fark edilmeden tüketilen bir tabak yemek… Beden çoğu zaman “Artık yeter.” derken zihin hâlâ meşguldür.
Bilimsel çalışmalar, kronik stresin kortizol hormonunu artırarak özellikle yüksek şekerli ve yüksek yağlı besinlere yönelme eğilimini artırabileceğini göstermektedir. Bunun nedeni yalnızca irade eksikliği değildir. İnsan beyni, yoğun stres altında kendisini rahatlatacak hızlı enerji kaynaklarına yönelmeye programlanmıştır. Yani bazen elimizin çikolataya gitmesi karakter zayıflığından değil, biyolojimizin ve psikolojimizin ortak çalışmasından kaynaklanır. Fakat burada önemli olan, bu dürtüyü suçlamak değil; anlamaktır. Çünkü her davranışın arkasında bir ihtiyaç vardır.
Belki dinlenmeye ihtiyaç duyuyoruz.
Belki anlaşılmaya.
Belki yalnızca birkaç dakikalığına durmaya…
Son yıllarda üzerinde sıkça durulan farkındalıkla yeme (mindfuleating) yaklaşımı da tam bu noktada önem kazanıyor. Farkındalıkla yemek, katı kurallar koymak ya da her lokmayı hesaplamak değildir. Asıl amaç, bedenin verdiği sinyalleri yeniden duymayı öğrenmektir. Gerçek açlık ile duygusal açlığı ayırt edebilmek, yemeği aceleyle tüketmek yerine deneyimlemek ve doyma hissini fark edebilmektir.Belki de sağlıklı beslenme, yasaklarla dolu uzun listeler hazırlamaktan önce, kendimize şu soruyu sormakla başlar: “Ben şu an gerçekten aç mıyım?”
Bu sorunun cevabı her zaman “evet” olmayabilir.
Bazen canımızın istediği şey bir dilim kek değil; iyi bir sohbet, kısa bir yürüyüş, derin bir nefes ya da uzun zamandır ertelediğimiz bir dinlenmedir.
Beslenme psikolojisi bize önemli bir gerçeği hatırlatır: İnsan sadece ne yediğiyle değil, neden yediğiyle de şekillenir. Bu nedenle sağlıklı yaşamı yalnızca kalori hesabına indirgemek, insanı rakamlardan ibaret görmek olur. Oysa sağlık; beden, zihin ve ruh arasındaki hassas dengenin adıdır.
Belki de bu yüzden en sağlıklı sofralar, yalnızca dengeli tabakların kurulduğu sofralar değildir. Aynı zamanda suçluluk duygusunun yerini farkındalığın, aceleciliğin yerini huzurun ve yasakların yerini ölçünün aldığı sofralardır. Çünkü insan bazen bir lokma ekmekle doyar; bazen ise en zengin sofrada bile eksik hissetmeye devam eder. İşte tam da bu yüzden her lokma, yalnızca bir besin değildir.
Her lokma; bir duygu, bir hatıra, bir seçim ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin sessiz bir yansımasıdır.
Belki de sağlıklı beslenmenin en önemli başlangıcı, tabağımızdakini değiştirmekten önce kendimize şefkatle bakabilmektir. Çünkü insan, kendini anlamaya başladığında bedenini de daha iyi dinlemeye başlar. Ve bazen gerçek doyum, midenin değil; zihnin ve kalbin de aynı sofrada huzur bulduğu anda gerçekleşir.
Editor : Yusuf Kavak